Tuesday, September 18, 2007

izlediğim filmler

Seçici değilim, ne film varsa izliyorum abi.

Stranger Than Fiction (2006) - 8.5/10




Cashback (2006) - 6.5/10



Ratatouille (2007) - 9/10


La lengua de las mariposas (1999) - 8/10





Global heresy(2002) - 5/10



Let's go to Prison (2006) - 6/10



Eight Below (2006) - 7/10



You, Me and Dupree (2006) - 4/10



Deja Vu (2006) - 0/10

Saturday, August 04, 2007

Career Girls




Öncelikle, bu filmi izlememe vesile olan Domatesadam'a, Tolga'ya ve Burcu'ya teşekkür ederim.
Sonralıkla, derim ki; eğer intihar etmeden ya da uyuşturucuya başlamadan 27 yılı geride bırakıp 28 yaşınıza geldiyseniz ve üniversite yıllarında güzel dostluklar yaşadıysanız, bu film sizin de hüzünlenmenize neden olabilir.


Peki neden, filmin ana karakterleri Annie ve Hannah duvarlarına The Cure posterleri asarlar ve de sabah akşam Cure dinlerlerken, hem Annie'yi hem de Hannah'yı aynı anda idare etmeye çalışan gıcık, maço çocuk The Smiths tişörtü giyiyordu? Morrissey'i hiç sevmiyorum. The Smiths'te sevdiğim tek şey gitarlar. Artık filmle ne alakası varsa...

Saturday, June 09, 2007

ELLING




Telefonları sevmem, çalan kapıları açmam, tek başıma alışverişe gitmeyi sevmem, dışarı çıkmayı sevmem, ana kuzusuyum, insanlardan korkuyorum, tanımadığım insanların yanında kendimi huzursuz hissederim, sosyofobiğim ben. Anne ve babamdan yardım almak için çok yaşlı, Norveç Hükümetinden yardım almak içinse çok yabancıyım. Bir dönem şair olduğumu da düşünmüştüm. Bu filmi sevmemem için hiç bir neden yok ve daha fazla saçmalamamam için de. O zaman artık yazmasam iyi olur.

Thursday, May 10, 2007

Across The Universe

Önümüzdeki Eylül'de gösterime gircekmiş bu müzikal film. Çok izlemek istedim, hemencecik gelsün!

Saturday, May 05, 2007

potpuri

Çeşitli filmler izledim. Fazla laf kalabalığı yapmadan kısa kısa bilgiler vercem, meraklısına...


BAD TIMING

1980 yapımı Nic Roeg filmi. Tuhaf, bazen rahatsız edici ve çok fazla etkileyici. Gerilimi, kadın-erkek ilişkisi üzerinden sağlayan bir acayip film. Art Garfunkel'ın başrol oyuncusu olması ilginç. Ayrıca Theresa Russell, bu kadar iyi bir oyuncu olmasına rağmen neden yeteri kadar ünlü olamamış ve şu anda nerde neler yapıyor?
Tavsiye ediyorum, izleyin.






BRIDGE TO TERABITHIA

2007 yapımı Disney filmi. Afişi ve fragmanları nedeniyle fantastik bir çocuk filmi olduğunu düşündürüp, ters köşeye yatıran ağlak bir dram. Çocuk oyuncular çok iyiler ama gene de sevmedim. Amerikan zırvası.





MYSTERY TRAIN

1989 yapımı Jim Jarmusch filmi. Uzun süredir bu kadar güzel bir film izlememiştim. 3 hikayeden oluşuyor. Böyle filmlere portmanteau film deniyomuş, öğrenin genel kültür şeysi olaraktan. Neyse efenim, Elvis'in memleketi Memphis'in başrolde oynadığı ve bir şekilde bir noktada birleşen üç farklı hikaye. Steve Buscemi gene bir numara. The Clash solisti Joe Strummer bile var. Anlatmakla bitmez ki... Muhakkak izleyin.





Aslında bikaç tane daha var. Ama şimdi makarnayı karıştırmam gerektiği için daha sonra devam etcem bu yazıya. heh.

Monday, April 16, 2007

Little Children



Daha önce bu blogda bahsetmiş olduğum banliyö yanılsaması şeysini anlatan bir film daha. Bu konudan hala bayılmadıysanız filmi seveceksiniz. Ben artık nefret ettim. Tamam anladık. Aslında Amerikan rüyası diye bişiy yok. Herşey sahte, sonuçta onlar da insan ve hata yapabiliyorlar falan filan. Ama artık bu konuyu anlatan bir filmi daha kaldırmıyor benim bünyem.
Amerikalılardan ve onlara özgü olan herşeyden midem bulanıyor.
Herşeyin bir sebebi olmasından da bıktım. Kimse tarafından sevilmediği, dışlandığı ya da küçüklüğünde bir travma yaşamış olduğu için suç işleyen karakterlerden de bıktım. Yetti be püf!!!

Copying Beethoven, "Copying" Dostoyevski, "Copying" Amadeus




Bu sene İstanbul Film Festivali'nde gösterilen, şu yukarda afişini görmüş olduğunuz film, "Copying Beethoven"; böyle ünlü sanatçıların hayatlarını anlatan filmleri seven biri olarak bayaa ağzımı sulandırmıştı. Sonra nasıl olduysa izledim. Ancak beklentilerimi boşa çıkardı. Peki neden?

Çünkü daha önce izlediğim iki filmden çalıntı fikirler içerdiği fikrine kapıldım. Sadece benzerlik bulmaya çalıştığı zamanlarda açılan algımın bana bir oyunu mu bu, yoksa gerçekten de yönetmen böyle bir densizlik yapmış olabilir mi bilmiyorum. ama ben sevmedim bi kere napalım?
O sözünü ettiğim iki filmse The Gambler (1997) ve Amadeus(1984).
The Gambler, Dostoyevski'nin, Kumarbaz adlı romanını yazma aşamasını sinemaya aktarmaya çalışmış olan bir film. Bir kaç sene önce TRT2'deki Sinema ve Edebiyat kuşağında izlemiştim. Dostoyevski yayıncısı Stellovsky'ye borçlu olduğu için 1 ay içinde yeni romanı "Kumarbaz"ı bitirmek zorundadır. Kendisine yardım etmesi için işe aldığı Anna Snitkina, Dostoyevski'nin tüm hayatını değiştirir, Anna'yla evlenir falan filan. Film bu gerçeklere dayanan öyküden yola çıkılarak çekilmiş. Bir yandan Dostoyevski ve Anna arasında gelişen ilişki ve bir yandan da o sırada yazmaya çalıştıkları Kumarbaz, birlikte gelişen iki öykü olarak anlatılıyodu filmde.
Şimdi gelelim Copying Beethoven'la alakasına.
Yıl 1824. Beethoven hayatının son yıllarını yaşamakta ve 9. senfoniyi bitirme çabası içinde. Sağırlık, yalnızlık ve gün geçtikçe bozulan ruhsal durumu nedeniyle çok zor günler geçiriyor. Bu yüzden senfoniyi bitirmek te hayli zor. Sonra kendine bir yardımcı bulmalarını istiyor. Ve bulunan yardımcı konservatuar öğrencisi genç bir bayan. Adı daaa: Anna Holtz. e yuh diyorum bari ismi değiştirseydiniz. Beklenildiği üzere, Anna, Beethoven'ın kalan bir kaç yılını değiştiriyor, güzelleştiriyor.
Ancak şu noktaya dikkat çekmek isterim ki, Dostoyesvski'nin Anna'sı gerçek bir karakterdi, Beethoven'ın Anna'sı ise kurgusal. Yorumu size bırakarak hemen Amadeus'la ilgili şüphelerime geçiyorum.
Evek, Copying Beethoven esas öyküyü Dostoyevski'nin hayatından araklarken, diğer ayrıntılarda Amadeus'u taklit etmekten çekinmemiş gibi görünüyor. Film boyunca bunu hissettim ama bir sahne var ki orda emin oldum. Beethoven'ın hasta yatağındayken, yaptığı besteyi Anna Holtz'a yazdırdığı sahne, Amadeus'ta, Mozart'ın gene hasta yatağında Requiem'in Confutatis bölümünü Salieri'ye yazdırdığı sahneyle nerdeyse birebir aynı. Ha sonra bi de şey var. Beethoven'ın Anna Holtz'ın yaptığı besteyle dalga geçtiği sahne de, Mozart'ın Handel ve Salieri'nin eserleriyle dalga geçtiği sahneler birbirine çok benziyor. Anlaşılan o ki, Beethoven'ın karakteri üzerine kafa yormaktansa, ikisi de dahi ikisi de müzisyen diyerek, hazırda elinin altında bulunan "Mozart karakterini" Beethoven'a mal etmekte bir sakınca görmemiş yönetmen Agnieszka Holland.
Böyle filmlere prim vermeyelim, izlemeyelim, izlettirmeyelim, festivallere getirmeyelim. Haa tv'de gecenin bir yarısı verilirse izleyebilirsiniz bak...

Wednesday, February 07, 2007

Adaptation ve Ouroboros




Bu film, -yani Adaptation işte canım Tersyüz diye gösterildi ya bizde- dünyanın en güzel filmi değil. Charlie Kaufman'ın senaryosunu yazdığı diğer filmler "Being John Malkovich" ya da "Eternal Sunshine of Spotless Mind" kadar güzel de değil. Ancak, bu filmle aramda özel bişey var benim, o yüzden seviyorum tamamen duygusal.
Nolduğunu merak ediyosanız buyrun burdan:
"Bendeniz, bundan yaklaşık 5 yıl önce filan okulun kütüphanesini karıştırırken bulduğum kalıncaaa Sanat dergilerinden rastgele bir sayı seçip, içinden de rastgele bir sayfayı açıp okumaya başlamıştım. (Halbuki oraya Kimya kitaplarına bakmaya gitmiştim ehun) Açtığım sayfada, hayatım boyunca karşılaşmış olduğum en gizemli, en ilginç, en tanıdık ama bir o kadar da yabancı olan bir imgeyle karşılaştım. OUROBOROS.

iyiliği ve kötülüğü temsil eden iki tanrının varolduğuna inanan gnostik düşünce, kendi kuyruğunu yutan ejderha başlı yılan.
sonsuz bir kısırdöngünün, iç içe geçmişliğin, birbirini takip eden, süregelen herşeyin simgesi.



sonracığıma öğrendiğim bu yeni kelime ve temsil ettiği şeyden o kadar etkilendim ki, onu herhangi bir yerde herhangi bir şekilde kullanmayı istedim.
Aynı hafta Cuma günüydü, sinemalarımıza gelen filmler arasından sırf afişini beğendim diye (gene!) Adaptation'u seçtim.
Kendimi Charlie Kaufman'ın kendini ezen, nefret eden ve yokolmak isteyen karakteriyle, daha film başlar başlamaz özdeşleştirebilmem şöyle dursun. bi dakka ya gerçekten şöyle dursun. şimdi buraya filmin açılış sahnesinde Charlie Kaufman karakterinin (Nicholas Cage'in canlandırdığı) iç sesinden dinlediğimiz monologu aktarmak istiyorum. sonra durduğumuz yerden devam ederiz canım bi bekleyin. sıkılanlar terkedebilir, sayıklıyorum ne de olsa.

"kafamda özgün bir düşünce var mı? kel kafamda? belki daha mutlu olsaydım, saçlarım dökülüyor olmazdı.hayat kısa. iyi değerlendirmem gerek. bugün kalan hayatımın ilk günü. ben yürüyen bir klişeyim. doktora gidip, bacağımı muayene ettirmem gerek. yanlış bir şey var. kalça kemiğim. dişçi gene aradı. çok geç kaldım. işlerimi ertelemeyi kesersem, daha mutlu olabilirim. tek yaptığım koca kıçımın üstünde oturmak. kıçım bu kadar büyük olmasaydı, daha mutlu olabilirdim. gömleklerimi kıçımı saklamak için sarkıtmazdım.tekrar jokinge başlamalıyım. günde 5 mil, bu sefer yapmalıyım. belki de kaya tırmanışı. hayatımı tersine çevirmeliyim. ne yapmam gerek?aşık olmam gerek. bir sevgilimin olması gerek. daha fazla okumalıyım. kendimi geliştirmeliyim.rusça falan öğrensem nasıl olur? ve ya bir enstrüman alsam? çince konuşabilirim. çince konuşan ve obua çalan senaryo yazarı bulmak oldukça güç. bu harika olur.saçımı kısa kestirmem gerek. kendimi ve insanları saçlarım konusunda kandırmaya çalışmayı kesmeliyim.ne kadar üzücü? olduğum gibi görünüp, kendime güvenmeliyim. kadınların etkilendiği şeyde bu değil midir?erkeklerin çekici olmasına gerek yok. ama bu doğru değil. özellikle de şu günlerde. bu aralar erkeklerin üzerindeki baskı neredeyse kadınların üzerindeki kadar. neden sadece var olduğum için gülünç duruma düştüğümü hissediyorum? belki de beyin kimyamdan dolayıdır. belki de benimle ilgili yanlış olan şey budur. kötü kimya. hormonel sorunlar ve korkular kimyasal dengesizliğe indirgenebilir. ya da bir çeşit tepki vermeyen sincapsam. bu konuda birinden yardım almalıyım... ama akabinde de çirkin olacağım. hiçbir şey bunu değiştiremez."

evet şimdi durduğumuz yerden devam edelim. bu film, ünlü yazar susan orlean'in çok satan kitabı "the orchid thief" (orkide hırsızı)i senaryolaştırmaya çalışan ama bir türlü beceremeyen sonunda kitabı senaryolaştırma aşamasındaki charlie kaufman'ın yaşadıklarını senaryolaştırmaya çalışan charlie kaufman'ın yaşadıklarını anlatıyor. elinde ayna tutan bir adamın karşısındaki aynadan yansımasına bakması gibi bişiy ne biliim işte.
sonra filmin ortalarında bir yerlerde yaptığı şeyin garipliğini bir anda anlayan Charlie Kaufman, yine kendi kendini aşağılayarak şöyle der: "it's called ouroboros, and that's me."


sanırım bu, izlerken ağladığım en ilginç film sahnesi olabilir...

Thursday, January 04, 2007

ordan burdan...


Uzun süredir yazmamamın sebebi film izlemiyor olmam değil, hakkında yazmaya değer bulduğum bir film izlememiş olmam. o yüzden de şimdi izlediğim bir kaç filmi burda bir postada eriteceğim hahaha.

A TOUCH OF SPICE
son günlerde, bilinçli bir sinema izleyicisine hiç yakışmayan tavır ve tutumlar sergilemekteyim. şöyle ki; film hakkında önceden hiçbir malumata sahip olmadan, sırf afişini sevdim diye izliyorum. sonuç çoğu zaman hüsran olsa da, dersimi almayıp, sonraki seferde gene aynı şeyi yapıyorum. işte bu şekilde izlediğim filmlerden biri A TOUCH OF SPICE ya da orijinal ismiyle POLITIKA KOUZINA.
bu çözünürlüğü bozuk afişten başka makul boyutlarda bişi bulamadım idare ediverin.

Yunan yönetmen Tassos Boulmetis'in "otobiyografik" ilk filmi. 70'li yıllarda Türkiye ve Yunanistan arasındaki politik gerilimi fona bir güzel yerleştirip, baharatlar, Türk mutfağı, çocukluğa özlem ve aile ilişkileri gibi konular işlenmiş. filmde sürekli bahsedilen, görülmediği halde yemeklere lezzet veren "baharat"lardan bu film pek nasibini alamamış bana sorarsanız.

CAPOTE

bu filmi de, philip seymour hoffman'ı sevdiğim için izledim. meğer, adam bu rolüyle oscar almış zaten. üstelik 2005'te. yeni öğrendiğim için utandım ama hemen geçti.
hoffman'ı "the talented mr. ripley" ve "magnolia"yı izlediğimden beri severdim zaten. oscar alıp almamasını önemsemem. ama oscar aldı diye bundan sonra "the big lebowski" ya da ne biliim "punch-drunk love" gibi filmlerde değil de, mission impossible 3'te kötü adamı oynarsa diye korkuyorum. evet evet oynamış, mission impossible 3'te, hem de kötü adammış ühühü :(
neyse efendim, filme dönelim, pek çok ödül almış ama, "çok bilmiş bendenize" soracak olursanız sadece philip seymour hoffman'ın oyunculuğu için seyredilir. ha tabi bir de truman capote gibi çok ünlü bir yazar ve onun en ünlü kitabı "in cold blood" hakkında bişeyler öğrenmek isterseniz...
evet böyle de müşkülpesent bi insan oldum ben, bişi beğenemiyorum.

A PRAIRIE HOME COMPANION

2006'nın sonlarında aramızdan ayrılan Robert Altman'ın son filmi. Çoğu Altman filminde rastladığımız gibi, bir sürü ünlü ve önemli oyuncu bir arada ve hiçbiri daha önemli ya da daha önemsiz bir rolde değil.
Bu arada Robert Altman'ı saygıyla anıp, diğer filmleri Gosford Park, Nashville ve The Player'ı şiddetle öneriyorum.

Thursday, December 07, 2006

the illusionist


















Pulitzer ödüllü yazar Steven Millhauser'in bir kısa hikayesinden Neil Burger tarafından sinemaya uyarlanmış 2006 yapımı bir film. Allmovie Guide 5 üzerinden 4 yıldız vermiş ve fakat maalesef ben aynı fikirde değilim.
Sixth Sense'in sürpriz son formülü çok tutunca başlayan, bu "meğer adam ölüymüş" filmleri benim artık midemi bulandırmaya başladı ki "the illusionist" te, bu kategoriye rahatça giriyor.
henüz filmin başlarında, olayların nasıl gelişeceğini ve nasıl son bulacağını tahmin edebildiğim için aynı filmi ikinci kez izliyormuş hissine kapılarak, hiç zevk almadım.



edward norton'ın top sakalı, edward norton'dan sahne çalıyormuş gibime geldi ayrıca. yarın öbürgün oscarı moscarı alırsa şaşırmam :P

Friday, November 24, 2006

Monday, November 13, 2006

şeytan kulağına kurşun..

evek, roman polanski'nin "apartman üçlemesi"nden bahsettim madem ki, o zaman rosemary's baby'den bahsetmemek te olmaz. rosemary's baby, en az diğer iki film, the tenant ve repulsion kadar çok beğenilmiş olmasına rağmen nedense ben bu filmi bir türlü sevemedim. sanırım içinde satanik öğeler barındıran bu tip filmler (the exorcist ya da the omen gibi) beni ne korkutuyo ne de eğlendiriyor, daha çok sıkıntı veriyor. nedenini tam bilemiyorum, belki de sinemada dini temalardan çok fazla hoşlanmayışımdan ya da the exorcist'i çok küçük yaşta izlemiş olmam yüzünden olabilir.
maalesef, bu filmin yarısında uyuyakalmıştım. kendisine üvey evlat muamelesi yaparak filmden bi kare ya da afiş filan bile koymıycam. sevmiyorum, sırf bahsetmek için bahsettim evet.
hiçkimsenin umursamadığı şeylerden bahsedip duruyorum ya da kendi kendime sayıklıyorum sanırım ne biliim.
filmin gösteriminden 1 yıl sonra, roman polanski'nin karısı sharon tate 8 aylık hamile olduğu halde, ünlü seri katil charles manson tarafından öldürülmüştü. polanski o sırada evde olmadığı için paçayı sıyırmış. sonra 13 yaşında bir kız çocuğuna tacizle suçlanıp amerikaya kaçmış falan filan bööle şeyler var işte evet, yetti. artık başka bir yönetmenin filmlerini hepberaberce mercek altına alacağımız postlarda görüşmek üzere esen kalın...

Sunday, November 12, 2006

dünyalılardan tiskiniyorum!



roman polanski'nin, şizofreni ve paranoya konulu "apartman üçlemesi"nden ve üçlemenin son filmi the tenant'tan daha önce bahsetmiştim.
işte 1965 yapımı bu film yani "repulsion" da üçlemenin ilk filmi olarak yer alır polanski'nin filmografisinde. ha bir de polanski'nin çektiği ilk ingilizce filmdir bu. sanırsam, alfred hitchcock'un psycho'suyla birlikte psikolojik gerilim türünün başyapıtı olarak kabul etmek gerek repulsion'ı.

catherine denevue'nün canlandırdığı carol'ın gözlerine yakın çekimle başlıyor; son sahnede olan bitene açıklık getirecek olan "ipucuna" dikkatimizi çekmek istercesine.
film, etkileyiciliğini, polanski'nin yeteneği kadar denevue'nün abartıdan uzak ancak bir o kadar korkutucu oyunculuğuna borçlu bence. evin içinde tek başına kalan carol'ın her geçen gün kötüye giden durumu; aniden çatlayan duvarlar, salonun ortasında bir tepsinin içinde çürüyen tavşan ve mutfak tezgahında filizlenmeye başlayan patateslerin "tiksinti" veren görüntüsüyle bir bakıma sembolize ediliyor. ve film, tıpkı denevue'nün oyunculuğu gibi, abartıdan uzak, minimalist bir stilde amiyane tabiriyle seyirciyi koltuğa mıhlıyor.
ben mesela, izledikten sonra gece boyunca uzunca bir süre uyuyamadım, ancak korkudan değil de daha çok filmde olan biteni tekrar tekrar düşünme isteği yüzünden.

BURDAN SONRA BİRAZ SPOİLER YAPTIM HABERİNİZ OLA!
konusunu merak edenler için, kısaca özetleyeyim. "seks fikrine" karşı aynı zamanda hem ilgisi olup hem de iğrenen genç Carol, Londra'da bir apartman dairesinde kızkardeşiyle birlikte yaşamakta ve hayatını manikür yaparak kazanmaktadır. bir gün, kızkardeşi Helen, evli erkek arkadaşıyla birlikte İtalya'da tatil yapmak üzere 10 günlüğüne evden ayrılır. ve olaylar gelişir =P evet, herşey bundan sonra başlıyor işte. akıl sağlığını yavaş yavaş yitiren Carol, tıpkı Rosemary's Baby ya da The Tenant'da olduğu gibi "ev" tarafından yokediliyor adeta. bazı sahnelerde, tuhaf açılarla öyle garip ve korkutucu bir derinlik verilmiş ki eve, duvarlardan çıkan eller ya da kocaman çatlaklara bile pek gerek yoktu bence gerilimin dozunu arttırmak için.



üçlemeyi düşünecek olduğumuzda, bu filmin farklı bir tarafı var. diğer iki filmde kahramanın başına gelenlerin nedeni tam olarak açıklanmıyor ve havada kalıyordu. yani mistik diyebiliriz rosemary's baby ve the tenant'a. ancak repulsion, diğerlerine göre daha ayakları yere basan bir film.
filmde bir kaç kere gördüğümüz aile fotoğrafını, son karede üzerine pencereden sızan güneş ışığıyla tekrar görürüz. ışık fotoğraftaki iki kişiyi aydınlatacak şekilde girmiştir pencereden içeri. carol ve babası. sonra fotoğraftaki carol'a ve bakışlarına yaklaşan kamera, gözlerinin babasına dikilmiş olduğu gerçeğiyle başbaşa bırakır bizi...

Thursday, November 09, 2006

CelebMatch

Böle aptal, geyik bi site var. doğum gününüzü, cinsiyetinizi yazıyosunuz. size uygun ünlü eşi buluyo. buyrun:

show best matches =P

benimkisi şöle çıktı:


bilahare christian bale hakkında aytıntılı bir post yazacağım inşalla. beni bekleyin anacığım :P

Monday, November 06, 2006

kiracılığın gözü kör olsun inşaaallahhhh!

bugün çok sayın bucu hanım blogunda bazı testler yapmış. ben de yaptım. şimdi sonuçları veriyorum ehehenm:

What mental disorder do you have?
Your Result: Paranoia

You are constantly thinking about what others may be saying about you behind your back. You may also feel people have conspiracies against you, or they are out to get you. In crowds you may feel like everybody is watching to closely.

ADD (Attention Deficit Disorder)
Manic Depressive
GAD (Generalized Anxiety Disorder)
OCD (Obsessive Compulsive Disorder)
What mental disorder do you have?

evet, biraz dikkat problemlerim varmış, biraz da manik depresifmişim fekat beni açıklayan en bi güzel kelime "paranoyak"mış efendim. şimdi bunun sinemayla dahası kiracılıkla ne alakası var? demeyin. beni dinleyin. yukarda linkini verdiğim testi yapınız. eğer sizin sonucunuz da paranoyak çıkar iseeeeeeee, birazdan tanıtacağım filmi çok seveceksiniz demektir.

söz konusu film, 1976 yapımı ve roman polanski'ye ait. "le locataire" ya da ingilizce adıyla "the tenant" veyahut türkçe mealiylen "kiracı".


işte buraya da eşşek kadar bir afişini koyaraktan filmi tanıtmaya başlıyorum. esasında, fransız illüstratör, ressam, yazar ve film yapımcısı roland topor'un 1964 tarihli romanı Le Locataire Chimérique'den uyarlanmış bu film.
polanski'nin şizofreni ve (buraya dikkat lütfen!) paranoya ekseni etrafından dönen ve bir üçleme olarak kabul edilen filmlerinin [repulsion(1965), rosemary's baby(1968) ve the tenant(1976)]
son ayağı.
ve de bu üçleme içinde benim en sevdiğim olur.
konusu kabaca şöyle özetlenebilir: sessiz ve kendi halinde bir adam olan trelkovsky (bu rolde roman polanskinin kendisini izleriz), bir gün bi daire kiralar. ancak önceki kiracının intihar ettiğini öğrenmesiyle birden daireye ve komşularına bakışı değişir. yavaş yavaş önceki kiracıya dönüşmeye başladığını ve bütün komşuların da arkasından bişeyler çevirdiğini düşünmeye başlar.
yani adam resmen paranoyak şizofren.
o zaman neymiş? neden sevmişim ben bu filmi. ben de paranoyakmışım hafiften, ve kendimi trelkovsky'ylen özdeşleştirebilmişim. belki de ben trelkovsky'ymişim nihihohhahah...

hemen burda konuyu başka bir filme bağlamazsam çatlarım ki, oda 2004 yapımı brad anderson filmi "the machinist". orda da yine aynı şekilde christian bale'in canlandırdığı trevor reznik adlı adam, kendi dünyasında başka bir gerçeklik kurup, kendini bu gerçeğe inandırıyor ve de paranoyanın alasını yaşıyordu, izleyenler bilir.
nedir burda dikkatimizi çeken husus? karakterlerin isimlerindeki benzerlik: trelkovsky ve trevor. yaa ya değil mi? bir de karakterlerin geçirdiği tuhaf değişimler var. trelkovsky'nın yavaş yavaş bir kadına dönüşmesi ya da trevor'ın ölme noktasına gelecek kadar zayıflaması gibi. tuhaf şeyler bunnar.
son olarak derim ki, eğer the machinist'i sevdiyseniz, bir de the tenant'ı görün. neler kaçırdığınızı anlayın...
ne biliim?

Wednesday, November 01, 2006

harry potter and the order of the phoenix

5. film 2007 temmuzda sinemalarda gösterilcekmiş. umarım görebilirim o günleri. çünkü 5. kitap, sinemaya uyarlanmış halini en çok merak ettiğim bölüm.

bu arada kitapta sirius black'in kuzeni ve katili olarak tanıdığımız bellatrix lestrange'ı helena bonham carter oynayacakmış. bence mükemmel bir seçim hıh.

catherine keener


bu güzel baaağyan, çok iyi bir oyuncu olmasının yanısıra, benim nuray teyzemin gelinine çok benzemektedir. o yüzden kendisi sevdiğim oyuncular arasında "bir akrabammışçasına sevdiklerim" listesine 1 numaradan girer =P
kendisini nerden tanıyorsunuz? 1999 yapımı being john malkovich'teki fettan maxine karakterinden mi? şu yanda görmüş olduğunuz karakter işte. muhtemelen 7buçukuncu kattaki ofiste olduğu için biraz eğilmiş.




övünmek gibi olmasın ama benim, oyuncuları akademiden önce keşfetme gibi bir özelliğim vardır.
catherine keener'ı da teee 1997'de izlediğim "the real blonde" filminden beri severim. fekat bu film reese witherspoon'un zalak filmi legally blonde ile karıştırılmamalıdır, darılırım.
"the real blonde", bööle amerika'daki eğlence ve moda dünyasıyla hafiften hafiften dalgasını geçen çok güzel bir tom dicillo filmidir. netekim, catherine abla da bu tom dicillo'nun neredeyse tüm filmlerinde oynamıştır.
şöle sağda görmüş olduğunuz resim de the real blonde'dan bir sahne olup, catherine keener'ın sevgilisini oynayan matthew modine'de bu filmde bayaa iyidir hani. özellikle madonna'nın klibinde oynamak üzere kabul edildikten sonra başına gelenler görülesi...
catherine keener'ın, johnny suede, box of moonlight ve living in oblivion gibi bağımsız sinemanın en güzel örnekleri sayılabilecek diğer tom dicillo filmlerinde oynamış olmasının yanısıra, biri being john malkovich diğeri capote'de olmak üzere iki oscar adaylığı mevcut bulunmaktadır. çok yakında oscarı kapacak gibi görünüyo ama benim gönlüm almamasından yana, oscar sıkıcı bi ödül çünkü.

Tuesday, October 31, 2006

kiki's delivery service


bugün 31 ekim. yani cadılar bayramı. günün mana ve önemine uygun bir film önermek isterim herkese. bırakın harry potter'ı, nightmare before christmas'ı. 80'lerin sonunda televizyonda izlediğimiz japon çizgifilmleri şeker kız candy, yedi renkli çiçeği arayan kız filan tadında bir animasyon bu. harika insan hayao miyazaki'nin 1989 tarihli anime filmi. kiki's delivery service, yani kiki'nin kurye servisi.
süper yardımsever, 13 yaşındaki "cadı" kiki ve siyah, cici kedisi jiji'nin maceraları. bikaç saat boyunca 10 yaşındaymışım gibi hissetmiştim kendimi.

Sunday, October 29, 2006

kim sevmez steve buscemi'yi?


ben bayılıyorum. oynadığı film ne olsa izlerim. şimdi burda kendimi de ele vermiş olcam ama, kankası olduğunu zannettiğim adam sandler'ın çok berbat filmlerinden biri olan billy madison'ı izlerken birdenbire cameo bir rolde karşıma çıkınca bile, sevindirik olmuştum. adam sandler, eski okul arkadaşı olan steve buscemi'yi yıllar sonra arayıp, okuldayken kendisine çok kötü davrandığı için özür diliyor, steve buscemi de, adam sandler'ı duvarındaki "öldürülecekler" listesinden siliyordu =)
rezervuar köpeklerindeki bahşişe inanmayan mr. pink, barton fink'te acayip resepsiyon görevlisi, sonracığımaa fargo'da kadını kaçıran salaklardan daha zeki olanı, bir de big lebowski'deki kalp hastası donny rolleri şimdilik hatırladıklarım.
arada con air, armageddon gibi büyük bütçeli hollywood hataları yapmış olsa da, genelde bağımsız ve düşük bütçeli filmlerde nevrotik, paranoyak, sorunlu karakterleri canlandırır kendisi.
çok bilinmez ama 1995 yapımı tom dicillo filmi "living in oblivion"da da oynuyordu. o filmi ve adı geçmişken diğer dicillo filmleri "the real blonde" ve "box of moonlight"ı şiddetle öneririm. bir ara bunlardan da bahsederim belki.

evet biz de seviyoruz buscemi'yi amaaaa belçikalı müzik yapımcısı, Dirk Swartenbroeckx diye acayip isimli bir amca olayı abartarak, "buscemi" adında bir trip-hop projesi gerçekleştirmiş. esin kaynağının kim olduğu ortada..

son olarak bu akşam öğrendiğim bişeyi paylaşmak istiyorum. şimdi john waters diye bir yönetmen vardır bilmem bilir misiniz? adam manyak. eleştirmenler avant-garde demeyi tercih ediyo tabi =) en ünlü filmi pink flamingos. divine mı ne denen erkek mi kadın mı ne olduğu belli olmayan tuhaf şişko bir yaratığın köpek kakası yediği filmler yapıyo. ama gerçekten de yiyolarmış yaa iğreeeenç.
neyse efendim, şimdi bu john waters denen amca şöyle biri:



kime benziyooo? evet evet steve buscemi'ye. ve kendisi de bunun farkında ki, şöyle bir muziplik yapmış. steve buscemi'ye bir krismıs kartı hazırlamış. buscemi'nin bir fotoğrafını alıp, onu john waters kılığına sokmuş, altına da bir kutlama yazısı yazıp buscemi'ye göndermiş. şık bir latife. bu arada buscemi de bir john waters filminde oynamayı kabul etmiş.

buyrun krismıs kartı da burda:



velhasıl-ı kelam, bir filmde buscemi oynuyorsa korkmadan izleyiniz, izlettiriniz. kesin bir güzellik vardır içinde...

cameo


Çok yönlü bir kelime bu cameo. En çok bir tür oymacılık sanatı ve bu sanata göre yapılan mücevherler için kullanılıyor. güzel bişiymiş ama bizi burada sinemadaki kullanımı ilgilendiriyor.

“Cameo rol” denilen bir olay var sinemada, şööle kiiii; ünlü insanların bir filmde uncredited olaraktan kısacık bir rolde görünmesine cameo deniliyor. oynayan kişinin illa da aktör olması gerekmez. yönetmenler, politikacılar, müzisyenler, sporcular vs. olabilir hep.
bunun ilk örneğine 1924 yapımı sessiz bir filmde rastlıyoruz. entr'acte adlı bu filmde, filmin müziklerini de yapan erik satie kısa ve anlamsız bir rolde görünür.
sonracığıma alfred hitchcock var mesela. kendisi bu olayı abartmış ve neredeyse her filminde görünmeyi takıntı haline getirmiştir.
sunay akın'ın önce çocuklar ve kadınlar kitabında bu konuyla ilgili çok hoş bir anektod vardır:
"lifeboat adli filmi, bir alman denizaltisinin torpilledigi gemiden kurtulan kazazedelerin hayatta kalma savaslarini anlatir. film, bir filikada, okyanusun ortasinda geçer ve bu filmde bile alfred hitchcock bir sahnede görünmeyi basarir. arkadan yüzerek geçen adam olamayacagi için kendince bir yöntem bulmustur. oyunculardan biri, sandalda buldugu bir gazeteyi alir eline ve okumaya baslar. sayfalardan birinde reduco isimli bir zayiflama ilacinin reklami vardir. reklamda 150 ve 100 kiloluk iki adamin resmi vardir ve ikisi de ayni adamdir. ve tabii ki bu adamlar alfred hitchcock'un kendisidir."
pek çok konuda hitchcock'tan esinlenmeleri olduğunu belli eden yönetmen night shyamalan'ın da filmlerinde görünme takıntısı var. ama onunkiler cameo mu tam olarak bilmiyorum, çünkü bayaa esaslı roller oluyo. hele son filmi "lady in the water"da nerdeyse başroldeydi.
ha bir de peter jackson var. yüzüklerin efendisi üçlemesinin yönetmeni olarak herkes tarafından tanındı. bu adam da her yönettiği filmde görünme takıntısı olanlardan.
bu cameo rol olayının alttan alta bööle mizahi bir tarafı da var, çok tatlı bişiy bence. ayrıntılara dikkat edenler ve sevenlere yönelik bişiy.
mesela bkz. yukardaki resim taxi driver adlı filmden bir sahne. yönetmen martin scorsese'i yerde oturmuş kameraya bakarken cameo bir rolde görebiliyoruz. nerden anlıycaz filmi izlerken dimi. işte bööle komik bişiy cameo yaa ya =)