Wednesday, September 27, 2006

ordinary life is pretty complex stuff


2 yıl önce sinemalarımıza gelen bu filmi, yani american splendor'u izlemeden önce ne böyle bir çizgi romanın ne de harvey pekar'ın varlığından haberdar değildim. beni filmi izlemeye yönelten şeyler, şu yanda görmüş olduğunuz afişi ve -tuhaftır- türkçe ismi olmuştu...
sanırım kendimi yakın hissettim bu çelişkiye. "loser" olduğu her halinden belli olan sıradan kel ve göbekli bir adam boş gözlerle elinde tuttuğu kitabı okuyor ve filmin adı: "görkemli hayatım".
belgesel, otobiyografi, animasyon ve dramın başarılı bir karışımı olarak kabul edilse de, ben filmi afişinden daha az sevmiştim izlediğimde. yine de hoşuma giden bazı şeyler olmuştu: jazz müzik bağımlılığı, plak koleksiyonu yapma çılgınlığı, sıradan bir hastane memurunun bir çizgi roman kahramanına dönüşmesi falan filan... başka hangi filmde bütün bunlar bir aradadır ki?

ancak filmdeki en önemli şey -bana göre- harvey pekar'ı canlandıran paul gimatti'nin oyunculuğuydu. bu adamın, 90'ların başından beri aklınıza gelebilecek her türlü filmde küçüklü büyüklü rolleri var. sanırım "american splendor", onun ilk önemli rolü olmuş. geçenlerde sinemada night shyamalan'ın yeni filmi "lady in the water"ı izledim. açıkçası filmi fazla sevmedim. hakkında söyleyebileceğim tek kelime var eksik... paul giamatti ise, yine iyiydi. kendisini bundan sonraki işlerinde takibe alma niyetindeyim. hep loser, hep yan karakter, hep mutsuz ama bence tatlı adam yaaa ehueh...

Thursday, September 21, 2006

alan rickman


iflah olmaz bir alan rickman hayranı olarak, hakkında azıcık ta olsa bişeyler yazmak isterim. fi tarihinde trt2'de yayınlanan tv filmi rasputin sayesinde tanıyıp aşık olduğum aktör olur kendileri.
21 Şubat 1946 doğumlu. tam adı alan sydney patrick rickman.
sırf o oynuyor diye robin hood ve die hard gibi berbat filmlere bile katlanabilir insan. 1988 yılında rol aldığı die hard'daki kötü adam hans gruber rolü sayesinde ünlü oldu 42 yaşındayken! aslında önceden ünlü olması gereken çok önemli bi oyuncudur. evet yakışıklıdır da... napalım :)
en sevdiğim filmleri: sense and sensibility ve love actually.
ayrıca muhteşem bir ses tonuna ve aksana sahiptir kendisi. otostopçunun galaksi rehberinde, paranoid android robot marvin'i seslendirmişti mesela.
harry potter'daki iksir hocası severus snape rolüyle dünya çapında ün kazandı. keşke bu kadar çoluk çocuğun eline düşmeseydi iyi olurdu ama severus snape karakterinde de harikalar yaratıyor bence. tiyatro kökenli olduğu için bazen abartılı mimik ve jestler yaptığı gözümden kaçmış değil. ama snape'e de bu yakışır ehehe...

Saturday, September 02, 2006

Videodrome

1983 yapımı david cronenberg filmi. "cronenberg bir dahi mi, yoksa bir psikopat mı?" gibi sorulara gark olabilirsiniz izledikten sonra. tabii yönetmenin diğer filmleri crash ve existenz'ı da izlemişseniz çok daha fazla soru işareti kalır kafanızda. bu filmin existenz'la birbirini tamamladığını düşünüyorum. hatta bir adım daha ileri giderek, crash, existenz ve videodrome'un bir trilogy olduğunu bile söyleyebiliriz. her üç filmde de insan vücudu çeşitli teknolojik objelerle biraraya getirilerek oluşturulan rahatsız edici görüntüler üzerinden anlatılıyor konu. videodrome'da anlatılmak istenen televizyonun ve medyanın insanın bilinçaltına olan etkisi sanırım. bu yönüyle, truman show ve requiem for a dream gibi filmlere de model olmuş olabilir pekala. cronenberg'in bu üç filminde çok fazla ortak nokta var. bunlardan biri de erkek başrol oyuncusu seçimi. crash'te james spader, existenz'da jude law ve videodrome'da james woods. üçü de aynı karaktere sahip sanki. aynı derecede saf görünüyorlar, çevrelerinde olup biteni anlamaya çalışırken ordan oraya sürükleniyorlar ve bir süre sonra yaşadıkları tuhaf olaylardan zevk almaya başlıyorlar. ama üçü de güzel vermiş bu ruhu, helal olsun... ve son olarak videodrome'da bayan oyuncu rolünde, o zamanların ünlü punk grubu blondie'nin solisti deborah harry'nin oynaması, filmin bir medya eleştirisi olduğu göz önüne alınacak olursa pek manidar.

long live the new flesh!!!videodrome kelimesini "video arenası" ya da "video sirki" olarak çevirebiliriz.

Tuesday, June 06, 2006

hilary and jackie



1998 ingiltere yapımı film. bizde paylaşılamayan tutkular adiyla gösterilmisti. hilary ve jacqueline du pre kardeşlerin hayatını anlatan gerçek bir hikayeye dayanıyor. umut vaadeden yetenekli iki genç müzisyen olan kardeşlerden hilary (rachel griffiths) yan flüt ve jackie (emily watson) çello çalmaktadirlar. küçükken hilary daha yetenekli ve göz önünde olmasina rağmen büyüdükçe jackie hırslanır ve ablasının önüne geçer. sonunda hilary müziği bırakıp evinin kadını olmaya karar verirken, jackie dünya çapında tanınan bir çellist olur. ancak, jacqueline du pré'nin zamansız ölümü, filmin acıklı sonunu getirir. jackie 42 yaşında multiple sklerozis hastalığı nedeniyle yaşama veda etmiştir. film 'hilary and jackie', 'hilary' ve 'jackie' başlıkları altında üçe ayrılmıştır ve ilk bölümde müzisyenlerin çocukluğu, diger iki bölümde ise hikaye iki karakterin bakış açılarıyla iki farklı şekilde anlatılır. yalnız kim kimi daha çok kıskanmış, sonuçta kim ne kazanmış anlaşılmaz; çünkü bu yaşamdır ve yaşamda hiçbir soruya kesin cevaplar bulamaz galiba insan.
edward elgar'ı ve çelloyu sevmeme neden olan filmdir ayrica.
edward elgar's cello concerto in e minor mutlaka dinlenmeli!!!

Monday, June 05, 2006

la double vie de véronique


neresinden başlasam bu filmi övmeye bilemiyorum. belki 6 yıldır belki de daha fazla süredir izlemek isiyordum. bugün rafta dvd'sini gördüğümde gözlerim yuvalarından fırlıyordu nerdeyse. okşayarak elime aldım, parasını ödedim ve sıkı sıkı sarılıp eve getirdim. bir filmi izlemeden bu kadar nasıl sevebilir insan? filmdeki veronique kendinden kilometrelerce uzakta yaşayan veronika'nın varlığını nasıl hissediyorsa ben de öyle hissetmişimdir belki. mistik konuya sahip bir filme mistik bağlarla bağlı olmak gerekir belki de :) kesinlikle jules et jim'deki hayalkırıklığını yaşamadım. filmi izlemeden önce hissettiklerim neyse aynen devam ediyor.
bazı anlarda jeunet'nin amelie'siyle paralellikler kurduysam da, sonra vazgeçtim, sonra gene kurdum. ama izlemek isteyenleri yanıltmak istemem, kesinlikle amelie'deki mutluluk verici, çilekli hava yok bu filmde. melankoliden ölebilirsiniz ama asla mutlu olamazsınız izlerken...
konusunu anlatarak büyüsünü bozmak istemiyorum. sadece sevdiğim kısımlarından bahsedeyim:
hem veronique'in hem de veronika'nın hayatının kritik anlarında aynı yaşlı kadını görmesi, kuklacı alexandre'nin veronique'e gönderdiği tuhaf pusulalar (kaset, iplik, sessiz telefonlar), veronique'in farkında olmadan çektiği fotoğrafta veronika'nın varlığını keşfetmesi, veronika'nın cenaze törenini mezarın içinden izlediğimiz an (veronika'nın tam olarak ölmediğini anlatmak istercesine), alexandre'nin veroniqe kuklasından iki tane yapması "çok kırılgan oldukları için birinin zarar görmesi halinde tedbir amaçlı" diye cevap veriyor alexandre, ama bir yandan da filmin anlatmak istediği öyküyle ilgili önemli birşeyler söylüyor sanki.
bir yerde polonya'daki veronika'nın ölüp, fransa'daki veronique'in yaşamasının, kieslowski'nin polonya'daki yaşamını bırakıp, fransa'da yaşamaya başlamasına dair alegorik bir anlatım olabileceğini okumuştum. gerçekten de dahiyane...

Saturday, June 03, 2006

Cet obscur objet du désir




"That Obscure Object of Desire" ya da türkçe adıyla "Arzunun O Belirsiz Nesnesi"
Pierre Louÿs'un "Le femme et le pantin" (kadın ve kukla) adlı kitabından uyarlanmış 1977 yapımı Luis Bunuel filmi. Üstadın son filmi. Geçen hafta izlemiştim, dün gece yeniden izledim.
Başroldeki Bunuel'in favori oyuncularından Fernando Rey, kadın tarafından oynatılan kukla rolünü üstlenirken, Carole Bouqet ve Angela Molina aynı kadını canlandırıyorlar. Önce bunun Bunuelvari sürrealist bir oyun olduğunu düşündüm. Ama sonra bir kaç yerde herşeyin bir tesadüften ibaret olduğunu okudum. Bunuel, rol için önceleri sadece Bouqet'i düşünüyormuş, sonra Bouqet'in bazı noktalarda oyunculuğunu yetersiz bulunca Molina devreye girmiş. Daha sonra yaramaz Bunuel, her iki oyuncunun değişik yönlerden karakteri tamamladığını düşünmüş olacak ki, ikisini de oynatmaya karar vermiş. Bence çok ta güzel olmuş. Carole Bouqet, sanki karakterin sinsi, parayla satın alınabilecek nesne tarafını, Angela Molina da daha fettan, kadınsı, arzu nesnesi tarafını temsil ediyor. Her ikisini bir arada verebilecek bir aktris bulunsa daha mı iyi olurdu bilmiyorum, ama sanki ben filmi o zaman bu kadar çok sevmezmişim gibime geliyor.
film boyunca ordan oraya taşınan çuval neyin nesi tam anlayamadım. gerçi sonunda içinde ne olduğunu gördük, pulp fiction'daki çanta gibi gizemli kalmaması beni azcık üzdü. ha bir de fonda sürekli terörist saldırılar gerçekleşiyordu. o da kadınla erkek arasındaki gerilimi vurgulayan metaforik bi ayrıntıdır belki onu da tam anlayamadım :) ben ne anladım peki?
yaşlı burjuva beyefendinin, dünya kadar para harcayıp, "arzu nesnesi" ni bir türlü elde edemeyişi ancak bu kadar hoş anlatılabilirdi.

Wednesday, May 31, 2006

the cinema of moral anxiety


1970'lerde polonya'da ortaya çıkan bir sinema hareketi.
ahlaksal kaygı sineması. krzysztof kieslowski ve agnieszka holland, tarzın yaratıcıları olarak kabul edilir. polonya'daki komünist sistemin dejenerasyonuna eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşan bir çok film yapılmıştır bu akım içerisinde. en önemli örneği 1979 yapımı camera buff'dır.

krzysztof kieslowski


27 haziran 1941 de, inşaat mühendisi bir babanın ve sekreter bir annenin oğlu olarak varşova(polonya)' da dünyaya geldi. kieslowski, ilk profesyonel eğitimini, 16 yaşındayken, bir ıtfaiyecilik okulunda aldı, kısa süreli bir eğitimdi ancak üniformalardan ve disiplinden nefret etmesine neden olmuştu. bu nedenle, mecburi askerlik hizmetinden kurtulmak için okula geri döndü. 1968 te mezun olduğu ve yönetmenlik üzerine 4 yıllık eğitim aldığı lodz film okuluna 3. girişiminde kabul edildi.
alongside andrzej wajda, roman polanski, jerzy skolimowski ve krzysztof zanussi gibi polonyalı yönetmenlerin mezun olduğu lodz film okulunu bitirdikten sonra, geliştirdiği kendine özgü tarzıyla son yirmi yılın en iyi bilinen polonyalı yönetmenlerinden biri oldu. ilk filmlerinde, sıradan polonyalı insanların kısıtlayıcı bir çevrede yaşamlarını nasıl devam ettirdiklerini beyaz perdeye yansıtarak, polonya'nın askeri yönetimine sosyal bir yorum getirmiş oldu. 16 mm lik, kısa, siyah-beyaz, belgesel niteliğindeki bu ilk filmlerinin 1960 ve 1970 lerin polonya sında hem sanatsal hem de politik bir rolü vardı.
1974 te, sosyal, politik ve ahlaki sorunları tartışan film yapımcılarının oluşturduğu bir grup olan, ahlaksal kaygı sinemasının (cinema of moral anxiety) bir üyesi oldu. 1976 da ilk önemli filmini yaptı ; the scar.
üçüncü filmi, blind chance, bilinçli seçimin gerekli olduğu mesajını üstü kapalı bir şekilde ima ettiği gerekçesiyle, polonyalı yetkililer tarafından 6 yıl boyunca yasaklandı.
1987 ve 1988 de, on emir'den hareketle ve televizyon için yapılan, büyük eleştirel beğeni kazanan dizi filmleri çekti ; the decalouge. bölümlerden ikisi, a short film about love ve a short film about killing , uzun metrajlı filmler haline getirilerek uluslar arası piyasaya sürüldüler. ikinci film, bir çok ödül kazandı.

daha sonra çektiği double life of veronique, irene jacob'a, cannes da en iyi kadın oyuncu ödülünü getirdi. yönetmenin en önemli filmiyse senaryosunu krzysztof piesiewicz ile birlikte yazdığı ve 1993-1994 yıllarında çektiği üç bölümden oluşan three colours'dır. üçlemeyi oluşturan filmlerden biri olan blue venedik'te altın aslan, white ise berlin'de gümüş ayı ödüllerini kazandılar.

krzysztof kieslowski, 13 mart 1996 da henüz 55 yaşındayken, varşova da, kalp krizi nedeniyle hayata veda etti.

Tuesday, May 30, 2006

jean-pierre jeunet


le fabuleux destin d'amelie poulain filminde marc caro 'yla yollarını ayıran yönetmenin ilk çalışması foutaises adlı bir kısa film. filmin castında neredeyse her jeunet filminde oynayan dominique pinon var sadece. delicatessen'de marc caro ile birlikte hem senaryoyu yazıp hem de filmi yönetmişler. la cite des enfants perdus 'da ise senaryoyu birlikte yazmışlar, marc caro sanat yönetmenliğini yapmış. alien resurrection 'i yoksayarak amelie 'ye gelirsek, marc caro isminin burda yer almadığını görüyoruz. önceki iki filmle aralarindaki farkın kimden kaynaklandığı da böylece ortaya çıkıyor. delicatessen ve la cite des enfants perdus daha karanlık ve sert, le fabuleux destin d'amelie poulain ise daha duygusal, romantik adeta bir feel-good filmi.

Monday, May 29, 2006

macguffin



alfred hitchcock 'un filmlerinde kullandigi bir yöntem ve bu yönteme verilen isim. ana öykünün gelisimine hizmet eden, ancak ne oldugu önemli olmayan sey ya da olaydir. seyirci bu seyi ya da olayi bilse de olur bilmese de...
örnek vermek gerekirse, notorious 'da asil olay ingrid bergman ve cary grant 'in iliskisidir, nazilerin aradigi uranyum degil.
pulp fiction 'daki canta ya da repo man 'deki isik saçan bagaj da macguffine birer örnektir.
bazi kaynaklarda mcguffin olarak ta geçiyor.

amadeus

esasında peter shaffer tarafından 1979'da yazılmış bir tiyatro oyunudur. mozart ve antonio salieri'nin hayatlarından kesitler anlatılmaktadır bu eserde. herşey salieri'nin, mozart'ın katili olduğunu iddia etmesiyle başlar. oyunda, gerçekle kurmaca içiçe girmiş durumdadır. tarih kitaplarında anlatılanlar mı, yoksa salieri'nin anlattıkları mı doğrudur, asla emin olamayacağız belki de...
oyun ilk kez 1980'de broadway'de sahnelendiğinde salieri'yi ian murry mckellen , mozart'ı da tim curry canlandırmış, her ikisi de tony ödüllerine aday gösterilmiş, ancak sadece mckellen kazanmış.
1984'te milos forman tarafından beyazperdeye uyarlanmış, bu defa da salieriyi f. murray abraham ve mozart'ı da tom hulce canlandırmışlar. 8 dalda oscar kazanmış; en iyi film, en iyi aktör (abraham), en iyi yönetmen (forman), sanat yönetimi, kostüm tasarımıııııı, makyaaaaaj, seeees ondan sonraa en iyi uyarlama senaryo dallarında olmak üzere...bir falco şarkısı olan rock me amadeus'a da ilham kaynağı olmuş (bana sorarsanız olmasa da olurmuş). aslında bu tom hulce'un yerine önce kenneth branagh, mozart'ı canlandıracakmış son anda yerine hulce geçmiş. iyiki de geçmiş, tom hulce çok şekermiş, çok ta güzel kahkaha atarmış. branagh ta, shakespeare'le oyalansın kendi çapında. zaten hulce başka doğru dürüst bir filmde oynamamış ki bu da ona kalsınmış...

Sunday, May 28, 2006

le charme discret de la bourgeoisie


türkçe "burjuvazinin gizemli çekiciliği" ya da ingilizce "discreet charm of the bourgeoisie " olarak ta geçen 1972 fransa/italya/ispanya ortak yapımı olan bir luis bunuel filmi. un film de luis bunuel...
gösterildiği yıl en iyi yabancı film oscar'ını almış olup bunu ziyadesiyle hak eder. hem ismi hem de afişiyle gönlümü çalmıştır.

devleti, kiliseyi, orduyu ve en önemlisi de burjuvaziyi, çoğu kez simgelerle, surrealist imgelerle, ruya benzeri sahnelerle hicveden harika bir kara film, taşlama hatta yer yer komedi... yıllar önce trt2'de neler anlatıldığını anlamadan büyülenmişçesine izlediğim film.

aklımda kalan tek kare, "bomboş bir alanda iki tarafı çimenlik bir asfaltta yürüyen iyi giyimli bir kaç kadın ve erkek". şimdi tekrar izleyince bu karenin filmin genel gidişatıyla hiç alakası olmayan ve filmde yaklaşık 3 ya da 4 kere gösterilen sembolik bir sahne olduğunu anladım ve yıllarca aklımda kalan tek kare olduğu düşünülecek olursa, bunuel'in başarısı daha iyi anlaşılıyor.

six degrees of kevin bacon


bacon sayısı olarak ta ifade edilebilir.
six degrees of separation fikrinden ve aynı adlı sahne oyunundan esinlenilerek yaratılmış gereksiz bir bilgisayar oyunu. şöyle ki; herhangi bir aktör adı giriyorsunuz. oyun, size bu aktörün kevin bacon'la olan ilişkisini basamaklar halinde veriyor. kevin bacon'a en fazla altı basamak sonunda ulaşabileceğiniz iddia ediliyor.
bir örnek ilen açıklayalım:
diyelim ki steve buscemi'nin bacon sayısını merak ettiniz:
1) Steve Buscemi, Big Fish (2003)'te Alison Lohman'la oynamıştı
2) Alison Lohman da Where the Truth Lies (2005)'da Kevin Bacon'la birlikte rol aldı.
demek ki buscemi'nin bacon sayısı 2 imiş.
http://oracleofbacon.org/ adresinden oynanabiliyor.

brat pack

1980 lerde oynadiklari ilk filmle söhreti yakalamis ve genellikle ayni fimlerde biraraya gelen bir grup genç aktör ve aktrise verilen isim. bu isim 'new york' dergisine kapak olmus bir hikayeden (haziran, 1985) gelmektedir. terim esasinda rat pack üzerine yapilmis bir kelime oyunudur.

brat pack üyelerinin oynadigi önemli filmler:
the breakfast club
the outsiders
st elmo's fire


üyeler:
emilio estevez
anthony michael hall
rob lowe
andrew mccarthy
judd nelson
molly ringwald
ally sheedy
demi moore
mare winningham


peki rat pack nedir?
1950 lerde frank sinatra, samy davis jr, dean martin, joey bishop ve peter lawford'dan olusan bir grup eglence adamina verilen isim. sürekli las vegas ta takilirlarmis. hatta bu tayfanin hep birlikte çevirdigi filmler vardir :
ocean's eleven (1960)
robin and the seven hoods (1964)

banliyö yanılsaması

popüler sinema dergisi yazarlarının sık sık kullandıkları bir terim olup, internette ne kadar araştırdıysam da böyle bir terime rastlayamadım. açıklamak gerekirse; 50'li, 60'lı hatta 70'li yıllarda çevrilen amerikan dizilerinde ve filmlerinde vuku bulan bir fenomendir. şehir merkezinden uzak banliyo denilen yerlerde, sıra sıra, güzel evlerde yaşayan mutlu ailelerin hayatları anlatılır bu filmlerde. küçük, gündelik hayata ilişkin sorunlardan fazlasının gösterilmediği steril yaşamlar falan filan... amerikan rüyası yani.
derken david lynch, film yapmaya başlar ki, 1986 yapımı blue velvet, banliyö yanılsamasının üzerine giden, bu yanılsamayı yerle yeksan eden filmlerin atası olarak kabul edilebilir. filmin başlangıcında, günlük güneşlik, mutlu bir kasabaya davet edildiğimizi sanarız. birbirine el sallayan insanlar, üstü açık arabalar, nalbur dükkanları, bahçesini sulayan yaşlı bir adam... derken bahçesini sulayan o adam birdenbire yere yıkılır, kalp krizi geçirmektedir. bir köpek telaşlı telaşlı havlamaya başlar ve lynch, kamerasını yavaş yavaş bu görüntülerden kaydırarak, çimenlerin arasındaki böcek topluluğunu gösterir. bu, filmin tamamını özetleyen sembolik bir sahnedir ki zaten lynch'in
ilgilendiği şey de, sakin, normal bir amerikan yaşamı değil, bu yaşamın ardındaki karmaşa ve ümitsizliktir.

nitekim twin peaks te te aynı konuya eğilen başka bir lynch filmidir. 90'larda banliyö yanılsamasını yıkan filmlerde farkedilir bir artış olur, bir kaç örnek vermek gerekirse; truman show ve pleasantville; bunlar konuyu medya eleştirisi üzerinden anlattıkları için iki boyutlu okumaya açık filmler. sonra yıllar önce lynch'in yaptığı şeyi sırf daha anlaşılır yaptığı için american beauty, oscarları silip süpürmüştü, hoş david lynch'in bir sürü oscar alan bir film yapmasını da hiç istemem ya neyse...
sonra bir todd haynes filmi olan far from heaven var. zaten bu film, doğrudan 50 li yıllarda çekilmiş bir holywood melodramı formundaydı ve gene hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatmaya çalışıyor, steril ve sakin görünümlü amerikan hayatının asla konuşulmayan sırlarını ortaya çıkarıyordu.son zamanlardan bir örnek vermek gerekirse cnbc-e'de yayınlanan desperate housewives diyebilirim.
peki tüm bunları bilmek bir insana ne kazandırır? sanırım hiç bir şey...

Saturday, May 27, 2006

aguirre der zorn gottes

"aguirre: the wrath of god" veya türkçe adıyla "aguirre: tanrının gazabı". 1972 yapımı werner herzog filmi. "lope de aguirre" rolünde klaus kinski harikalar yaratmış, saf kötülüğü temsil ediyor sanki, o yüzden "tanrının gazabı" cuk oturuyor bu karaktere.
filmin konusu kısaca şöyle: bir grup ispanyol asker, yanlarına kölelerini, din adamlarını filan alarak, güney amerika'daki kayıp altın şehri el dorado'yu bulmak için kocaman bir salla amzon nehri boyunca seyahat ediyorlar. tabi yanlarında klaus kinski'nin canlandırdığı lope de aguirre denilen kişi de olduğundan başlarına gelmedik felaket kalmıyor.
minimalist bir hikaye ve diyaloglar da öyle. filmin tüm gerginliğine, sıkıntı verici havasına rağmen ufak tefek espriler de yok değil hani. hikaye, seyahate eşlik eden rahibin günlüğünden aktarılıyor hatta bazen rahibin dış sesinden dinliyoruz olanları. derken askerler çok hastalanıyor ve halüsinasyonlar görmeye başlıyorlar. o andan itibaren rahibin dış sesini bir daha duymuyoruz. çünkü son olarak şöyle diyor dış ses: "askerlerimizden biri mürekkebimi şurup sanarak içti, o yüzden günlüğüme burda son vermek zorundayım". halüsinasyonlar gören başka bir zenci köle de, kızılderililerin attığı bir okla yaralanıyor. sonra şöyle diyor: "bu orman yok, bu gemi yok, bu ok ta yok aslında..."


lop de aguirre (klaus kinski) : tanrının gazabı

hiç farketmez; ikisi için de tanrının gazabı diyebiliriz. çocukluğumdan beri korkarım bu adamdan...